Showing posts with label Edebiyat. Show all posts
Showing posts with label Edebiyat. Show all posts

11.2.10

Stella Aciman ile Söyleşi

Azınlık edebiyatının çağdaş ismi Stella Aciman: "Kıbrıs bana ilham verdi."


fotoğraf © Hande Göksan


İlk kitabı ‘Bella’ ile sansasyonel bir başarı yakalayan Stella Aciman, üç yıldır Lefkoşa’da sessiz ve sakin bir hayat sürüyor. Son kitabı ‘Bir Masaldı Geçen Yıllar’ı Kıbrıs’ta yazan Aciman, üç nesil kadının Türkiye’nin değişen değerleriyle şekillenen yaşamlarını anlatıyor...

Üç senedir Kıbrıs’ta yaşıyorsunuz. Sizi Kıbrıs’a getiren ne oldu?
Bundan üç sene önce annemi kaybettim. Hastalığı ve vefatı öyle ani gelişti ki, her şey bittikten sonra kendimi çok ortada hissettim. Bir anda İstanbul’dan soğudum. Zaten son zamanlarda bu kentten bir uzaklaşma ve kaçma isteğim vardı. Ama açıkçası Kıbrıs aklımda hiç yoktu. O sıralar sıklıkla konuştuğum, BRT’de haber müdürü olan bir arkadaşım vardı. Onun ısrarlı daveti üzerine soluğu Kıbrıs’ta aldım. Bir anda vuruldum. Bir adada olmak, gerektiğinde hem şehrin göbeğinde hem de kısa sürede sakin bir doğanın ortasında olabilmek çok hoşuma gitti. O sakinlik, sessizlik beni büyüledi. Kısacası, benim için gidiş o gidiş oldu. Burada yaşayabileceğimi hissettim. Kitaplarımı yazmam için de ideal bir yer olduğunu düşündüm. Ve kaldım...

Peki doğup büyüdüğünüz İstanbul’u hiç özlemediniz mi?

Çok mecbur kalmadıkça İstanbul’u görmek dahi istemiyorum. Sadece İstanbul’da yaşayan arkadaşlarımı özlüyorum. Ama İstanbul’a gelmektense arkadaşlarımı Kıbrıs’a davet etmekten ve orada ağırlamaktan daha çok hoşlanıyorum. Özellikle gelip adayı görsünler istiyorum, çünkü insanların kafasında yanlış bir imaj var. Kıbrıs denince akla ilk gelen kumarhaneler oluyor. Halbuki orada yaşanacak öyle güzel anlar ve görülecek öyle güzel yerler var ki... Denizse denizin alası... Yemekse, özgün bir mutfak kültürü... Arkadaşlarım gelip adayı gördükten sonra akıllarındaki o kumarhane cenneti imajı da siliniyor. Kıbrıs’ın üzerine yapışmış bu imajdan kurtulması ve diğer turistik zenginliklerini keşfetmesi gerek.
Son kitabınız ‘Bir Masaldı Geçen Yıllar’ı Kıbrıs’ta tamamladınız. Kıbrıs size nasıl bir ilham verdi? Bağrında koruduğu kültür çeşitliliği ile elbette... İstanbul da beni bu açıdan çok doyurmuştu. Zaten kitabın devamı niteliğindeki gelecek kitabım, Kıbrıs’a da uzanacak. Ardından Kıbrıs üzerine bir çalışma yapmayı da planlıyorum. Şu an onun altyapıları üzerine çalışıyorum. Ama ben farklı bir Kıbrıs yazmak istiyorum. 

Devam kitabı, yine ‘azınlık edebiyatı’ kapsamına girecek nitelikte bir eser mi olacak?
Evet. ‘Bir Masaldı Geçen Yıllar’, Türkiye’de 1926 ve 1960 yılları arasında üç nesil Yahudi kadınının yaşamından kesitler sunuyor. Kitabın devamı, Kıbrıs’la ilgili bir bölüm de içerecek. 1964’te Türkiye’deki Rumların sınır dışı edilmesi ve Kıbrıs’ta gelişen olaylar ilintili olduğu için, konuyu iki taraflı ele almayı planlıyorum. Dolayısıyla Kıbrıs da öykünün içinde bir şekilde yer alacak.

Buradan ‘azınlık edebiyatı’na girecek olursak, sizin bu edebiyat içinde durduğunuz yer, anlatmak istediğiniz nedir?
Öykünün anlatmak istediği, azınlıkların Türkiye’de o günden bu güne geçirdikleri değişim; neredeydiler ve nerelere geldiler... Nedense ‘azınlık’ kelimesi ve bu kelimenin çağrışımları, son yıllarda sorgulanır ve tartışılır oldu. Ben Yahudi’yim ve ‘Neden Yahudi’yim’ diye 50 yaşından sonra düşünmeye başladım. Halbuki bizim geçmişimizde böyle bir şey yok. Yani Türk, Rum, Ermeni, Yahudi iç içe yaşadık. Kimse bize ‘sen o sun, sen busun’ diye bir ayrımcılık yapmadı.

Sizce bu sorgulama ‘çokkültürlülük’ anlayışıyla birlikte mi başladı? Artık insanlar kimliklerini ve ait oldukları kültürü sorguluyor. Bu da, ötekileşmelerini ve ötekileştirilmelerini pekiştiriyor olabilir mi? Azınlık edebiyatının yükselişe geçmesi de bu durumla mı ilişkili?
İnsanları milletleriyle, ırklarıyla, dinleriyle etiketlemek ve hepsini aynı potada değerlendirmeye kalkmak tavrını hiçbir zaman anlamadım. Çünkü hiçbir insana bu gözle bakmadım. Yahudi dediğin zaman bütün bir milleti, üzerlerine yapışmış olan ‘cimri’ ve ‘korkak’ gibi sıfatlarla değerlendirmek çok yanlış. Her milletin cimrisi de var korkağı da, iyisi de kötüsü de. Ama nedense hep dinden dolayı insanları etiketlemeye bayılıyoruz. Son derece yanlış ve çok da saçma. Ayrıca çok da tehlikeli...

Sizce azınlık edebiyatının bu tehlikeleri önlemek ve bu tehlikeleri görünür kılmak gibi bir tasası olmalı mı?

Tabii ki... Çünkü Türkiye’de hâlâ geçmişimizden korkuyoruz. Yaşadığımız birtakım olayları hâlâ yok saymaya kalkıyoruz. Örneğin, kitabımda da uzunca değindiğim 6-7 Eylül olayları. Sebepleri ne olursa olsun bu olaylar yaşandı; bunu inkâr edemeyiz. Ama tutup da bunun bir sergisi yapıldığı zaman 3-5 insan sergiyi basmaya kalkıyor. Bırakın konuşulsun ve halledilsin. Eğer insanlar bunun için birbirinden özür dileyecekse, dilesin. Ve artık kapansın. Meseleler konuşulmadıkça, geçmişle hesaplaşılmadıkça gelecekte bir yere varamayız. Onun azınlık edebiyatı olmalı, bunlar yazılmalı ve konuşulmalı; ki sonuçlansın.

Sizce ötekileştirilen eşcinsel kimlikler de azınlık edebiyatının kapsamına giriyor mu? Zira ilk kitabınız ‘Bella’da eşcinsel bir kadın karakteriniz var. Zaten Türkiye’de kadın eşcinselliğine dikkat çeken ilk yazarsınız. Kadın eşcinselliği, sizce, ideolojik bir duruş, bir tepki barındırıyor mu?

‘Bella’, bir kadının kocasıyla yaşadığı olaylardan sonra, sevgiyi kadınlarda bulmasının öyküsü. Benim o kitapta vurgulamak istediğim, insanları böyle kimliklendirmenin ve etiketlemenin doğru olmadığı. Şuna inanıyorum: Sevgi varsa ilişki normaldir. Aslında insanın en temel ihtiyacı sevmek, sevilmek ve anlaşılmak. Bunu eşcinsellikte de bulsa bir insan, onu engelleyemezsiniz.

Kitabınızdaki üç ana karakter de kadın ve kitap bir epikriz ile başlıyor...

Evet, sonun başlangıcı... Kitap ana karakterin ölümüyle başlar ve oradan geçmişe gider. Kitaptaki ana karakterler üç ayrı nesilden kadınlar. Yoanna, Brana ve Ester... Üç kişinin de öyküsü bir şekilde çakışır. Kitap, onların yaşamlarını anlatıyor. Yoanna’dan başlayıp Brana’ya ve oradan Ester’in yaşamına uzanan bir öykü. Bu sürede senelerce esen bir değişim rüzgârı ve çevrede gelişen olaylar...

Aynı aileden üç nesil mi?
Evet, Türkiye’de yaşamış aynı aileden üç nesil kadının hikayesi... Tabii bu hikaye etrafında Türkiye’de yaşanan, özellikle azınlıkların başından geçen birtakım olaylar ele alınıyor. Özellikle 6-7 Eylül olayları, Azınlık Vergisi... Bu üç kadın, Müslüman, Rum ve Ermeniler ile tek bir yaşamın içinde. Hep beraber büyüyorlar. Yaşamları iç içe geçmiş. Hiç din, dil, ırk ayrımı olmadan birbirine kenetlenmiş bir çevredeler. Sonrasında ise azınlıkların, ‘azınlık’ olarak etiketlenmelerini tetikleyen olaylar, bu anlayışın seneler içindeki seyri. Tabii bu değişim hissi ikinci kitapta hat safhaya ulaşacak. İkinci kitap, 1961 ve 2003 arasını anlatacak. Ana karakterin 2003 yılında ölmesiyle öykü son bulacak. Karakterin öyküsüne eşlik eden tarihsel süreç, aslında Türkiye’nin yakın tarihi.

Bu açıdan alternatif tarih yazınına girdiği de söylenebilir...

Bu bir anı roman. Tarih kitabı veya belgesel gibi algılanmasın. Kimseye tarih dersi vermek gibi bir niyetim yok. Ben edebiyatçıyım. İnsanların ‘canlı’ bir yaşamdan, bir karakterin yaşamöyküsünden tarihsel gerçeklikleri okumaları başka bir şey. Hem okuması kolay hem de daha anlaşılır, çünkü kendinizi özdeşleştirebiliyorsunuz. Örneğin kitapta Struma Gemisi olayı var. İkinci Dünya Savaşı sırasında Romanya’dan yola çıkan ve Yahudiler’i taşıyan gemi İstanbul’a gelir, ancak içindekileri Türkiye’nin kabul etmemesinden dolayı karaya çıkamazlar. Gemi Sarayburnu önünde uzun süre bekler. Hep bir karaya çıkma umudu vardır. Ancak bir Rus torpilinin çarpması sonucu gemi batar ve yaklaşık 700 Yahudi can verir. Sadece bir iki kişi kurtulur. Kitabı okuyanların ilk sorduğu sorulardan biri, bu olayın neden daha önce duyulmadığı ve gizli kaldığıdır. Genç neslin bunu bilmemesi doğal, ama bu soruyu soranlar arasında yaşıtlarım da vardı. Elbette bunu ilk yazan ben değilim. Birçok kitap ve belgeselde değinilmiştir. Ama demek ki gözden kaçmış veya yeterince anlatılmamış. Bunlar konuşulsa, tartışılsa ve çözülse, önümüze daha sağlıklı bakabileceğiz.

Stella Aciman kimdir?

Yahudi bir ailenin çocuğu olarak 1953 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Bir süre İstanbul Üniversitesi İşletme Bölümü’ne devam ettikten sonra ticarete atıldı. Pek çok kuruluşta işletme müdürü olarak görev aldı. Çeşitli radyo kanallarında müzik direktörlüğü ve program yardımcılığı yaptı. İlk kitabı ‘Bella’ 2002 yılında yayımlandı. ‘Kırlangıçların Ömrü’ isimli ikinci kitabı’nı 2003 yılında yayımlayan Aciman, 2003 yılından beri Kuzey Kıbrıs’ta yaşıyor.



**Caretta dergisinde yayımlandı, 2006.


2.8.08

Kıbrıs’ta bir Fransız Şair: Arthur Rimbaud


“Yeniden bulundu! Ne? Sonsuzluk.
Güneşle oynaşan denizdir o.”

Ada, kaçış demektir. Özgürlük demektir. İnziva demektir. Medeniyet’in, kalabalığın uzağında kendi ütopyanın peşine düşmek demektir. Fransız şair Arthur Rimbaud için Kıbrıs, bunların hepsini vaat eden, yeni bulunmuş bir sonsuzluktu.

Kıbrıs’ta bir taşocağı... Taşocağında bir denetleyici... Kimi zaman işçilerle birlikte ağır işin altına girmenin hazzını seven bir Fransız... Bu kişi, gençlik yıllarında Paris’teki edebiyat çevrelerini şiirleriyle büyüleyen, 17 yaşında çağının en etkileyici ve yenilikçi şiirlerini yazan Arthur Rimbaud. Yazdığı tüm şiirleri bir çırpıda yakıp Avrupa’yı bir anda terk ederek, buraya, Kıbrıs’a geldi.
Ünlü Fransız şair Paul Verlaine, "Ne şeytandı ne ulu Tanrı; Rimbaud’ydu o, yani çok büyük bir şair, (...) kimseye benzemeyen bir çocuk!" diye söz eder ondan. On altı yaşından yirmi yaşına kadar, dört senelik ürünüyle o, şiir dünyasını biçimlendirmiş bir dehaydı. “Bırakın, kara şiirlerinizden, tuhaf çiçekler patlasın ve elektrikli kelebekler uçuşsun! Görmüyor musunuz, bu cehennem çağıdır!” diyerek şiiri, aristokrasi sohbetlerinden alıp, modern hayatın tam ortasına, tüm çıplaklığıyla yerleştirdi. “Ben, ötekidir” diyen şairin hayatı, bu aforizmasını kanıtlar nitelikte; şiir ve edebiyattan, ağır işçiliğe kadar uzanan bir eksende, iki farklı ötekiyi, tek bir yaşamda birleştiren bir efsaneydi.

Başlangıç
Rimbaud, hayata her anlamda çok hızlı bir giriş yapmış olmasıyla bilinir. 20 Ekim 1854 sabahı, onun gözleri açık doğduğu söylenir. Sonrasında kabına sığmaz bir genç olarak karşımıza çıkar. Asi ve sınırlarını aşmak isteyen, bunun için çabalayan, içi kaynayan bir gençtir. Öyle ki, Rimbaud’nun rötuşlanarak kot pantolon giydirilmiş bir resmi, 1968 Mayıs’ında Paris’teki öğrenci hareketinin sembolü olmuştur. Sık sık evden kaçan Rimbaud’nun rahatsız ruh hali, onu ülkesinden kıtalarca uzaklara taşıyacaktır.
Ünlü Fransız şair Verlaine, 1871 yılında bir sabah, bir mektupla karşılaşır. Muhtemelen kendisine gönderilen milyonlarca taslaktan biridir bu. Arthur Rimbaud imzalı. Elindeki şiirlerin imgesel gücü karşısında son derece etkilenen Verlaine, Rimbaud’ya yazdığı cevaba bir de tren bileti ekleyerek onu Paris’e davet eder: “Seni bekliyoruz, seni istiyoruz.”
Fransa’da, sonradan Sembolist ve Estetik akıma yol açacak, “sanat, sanat içindir”i savunan Dekadans hareketin öncülerinden olan Verlaine, 30 yaşlarında tahmin ettiği şairin aslında 17 yaşında taşralı bir genç olduğunu gördüğünde hayrete düşer. Onu Paris’te koruması altına alır ve edebi çevrelere tanıtır. Bu sırada eşi hamile olan Verlaine ile Rimbaud arasında arkadaşlıktan öte bir ilişki başlar. Rimbaud, ünlü eseri ‘Cehennemde bir Mevsim’de bu ilişkinin güncesini tutar. Verlaine’den kendisini “kurnaz tuzaklarla oyuna getiren bir şeytan” olarak söz eder. Rimbaud, Verlaine’i terk etmeye karar verdiğinde ise usta şair, onu bir silahla kolundan yaralar ve 2 sene hapis yatar. Bunun üzerine odasına kapanıp şiirler yazar Rimbaud uzun bir süre. Bir kitabı dolduracak kadar şiiri olduğunda ise onları alıp yayıncıları dolaşmaya başlar. Ancak, büyük şair Verlaine’i içine düşürdüğü durumdan, tüm edebi çevreler onu sorumlu tutmaktadır ve Rimbaud çok acı bir şekilde, her yayıncının kapısından çevrilir. Büyük bir çöküntü yaşamaktadır. Ve bu an, onun için her şeyin bittiği an olur. Şiirlerin hepsini ateşe atar ve ülkeyi terk eder. Bir başkası olmak üzere... Yıl, 1875...

Kaçış
“Günlerim doldu: Terk ediyorum seni Avrupa. Deniz kokusu yakacak ciğerlerimi, bilinmeyen iklimlerin güneşinde kavrulacak tenim” (Cehennemde Bir Mevsim)

Yıl 1878...Afrika’da birkaç durağın ardından ayak bastığı Kıbrıs, ona sükûnetiyle kucak açar. Burada bulunduğu süre boyunca, bir taş ocağında denetleyici olarak çalışır. Bir düşünce adamı olmaktan çıkıp bir hareket adamına dönüşür adeta. Ağır işler yapmaktan haz duyar. Şiir ölmüştür, onun için. Alsa ve asla “eski” yaşamından söz etmez. Onun kim olduğunu nerden geldiğini kimse bilmez, işvereni bile. Ona geçmişi sorulduğunda “sadece saçmalık, der, bir sürü saçmalık”. Rimbaud, bambaşka bir insan oluvermiştir. Sade ve sakin yaşamaktadır.
Kıbrıs’tan ailesine yazdığı ilk mektup, onun bundan sonraki yaşamına damgasını vuracak olan o izole yalnızlık hissinin kanıtlarını taşımaktadır: “en yakın köy, bir saat yürüyüş mesafesinde. Burada dağlar, deniz ve ırmaktan başka hiçbir şey yok. Evler yok. Toprak yok, bahçe yok, ağaç yok...”. Şiir de yok...
Rimbaud’yu buraya getiren neydi? Aşktan mı kaçıyordu, şiirden mi? Macera mı arıyordu sadece? Belki... Ancak daha kapsamlı bir değerlendirme bize şunu gösterir: Rimbaud’nun yaşadığı çağ, modernleşme ivmesinin en hızlı olduğu çağdı. Sanayi devrimi ile birlikte birçok değer hızlı bir değişim göstermişti. Burjuva sınıfı, düşmanca görülüyor ve burjuvaziyi çağrıştıran her şeye karşı savaş açılıyordu. Bir şair, toplum içindeki yerini gitgide kaybediyordu. 19. yüzyılın sonlarına doğru ise burjuvazi kararlı bir şekilde güçleniyordu. Tüm bu hızlı değişimler karşısında şair ve yazarlar, sosyal idealizmlerini sorguluyor, aidiyet sorunu yaşıyor ve kaçmayı yeğliyorlardı. İşte tam da bu edebi çevre arasında, bu yıllarda doğan akım “escapism”, yani “kaçış”tır. Hızla değişen kent değerlerinin karşısında, şair ve yazarlar ya doğaya ya da el değmemiş ülkelere sığınmışlardır. Acaba, Rimbaud da bir “escapist” miydi? Yaşamını tamamen değiştirmesinin ve tek kelimeyle ‘ortadan kaybolması’nın onu bir “escapist” yaptığı şüphesiz. Kaçış denince, edebiyatta akla ilk gelen şey “ada” olur hep. Ada, kaçış demektir, medeniyetten uzak bir durak demektir. Özellikle, 19. yüzyıl ortalarında, adalara ulaşımın sadece gemilerle mümkün olduğu düşünülürse, kişisel ütopyanın en muhtemel hedeflerinden birinin bir ada olduğu kesindir. Ne var ki Rimbaud, Kıbrıs’ta muhteşem bir yaşam sürmedi. Annesine mektuplarından onun sıkıntılı ve zor günler geçirdiğini öğreniyoruz. Ancak, bunun onun ütopyası olmadığını kim söyleyebilir ki?
Ocaktaki işçilerle giriştiği bir kavga sonucu adadaki işini bırakmak zorunda kalan Rimbaud, 1880’de Kıbrıs’tan ayrılır ve Kızıl Deniz yoluyla, Avrupa’dan gitgide daha da uzaklaşarak Aden’e gider. On bir yıllık sürgünün ardından, sağ bacağındaki ağrı nedeniyle, bir gemiyle Marseille’e gelir. 37 yaşındaki Rimbaud’nun sağ bacağı kanser teşhisi ile kesilir ve altı ay sonra da yaşamı sona erer.

Son
“Hadi gidelim... Tüm pislik hatıralar yok oluyor... gün doğarken, tutuşmuş bir sabırla donanmış tavrımızla gireceğiz göz kamaştıran kentlere...” (Cehennemde Bir Mevsim)

Asi genç, yenilikçi şair, tutkulu âşık, yalnız ruh...
‘Sarhoş Gemi’ ile Paris’e gelip ‘Cehennem’de Bir Mevsim’ yaşayan ve ruhunun ‘Aydınlanma’sına kavuşan şair... Rimbaud, bugün ne bir denetleyici ne de bir işçi olarak anılıyor. O, çağına damgasını vurmuş ‘sanat, sanat içindir’ diye haykıran, sembolizme ve dekadansa yol açan Parnasizm akımının öncüsü. Bu topraklardan geçen büyük şair...


Rimbaud’nun Eserleri
Sarhoş Gemi (Le Bateau Ivre) 1871
Aydınlanma (Les Illuminations) 1874
Cehennemde Bir Mevsim (Une Saison en Enfer) 1873, ölümünden sonra basıldı

Rimbaud’dan bir şiir
Özlem
Mavi yaz akşamlarında, özgür, gezeceğim,
ayaklarımın altında nemli, serin kırlar;
Başakları devşirip, otları ezeceğim,
Yıkayıp arıtacak çıplak başımı rüzgar;

Ne bir söz,ne düşünce, yalnız bitmeyen bir düş
Ve yüreğimde sevgi; büyük, sonsuz, umutlu,
Çekip gideceğim, çingene gibi, başıboş
Doğada, -bir kadınla birlikte gibi mutlu.


Sanatın çeşitli alanlarında Rimbaud
Rimbaud, sadece 4 yıl şiir yazmış olmasına rağmen, sadece şiir veya edebiyat alanında değil, hem sanatsal hem de sosyal birçok alanda etkili olmuştur. Sembolizm, İzlenimcilik ve Estetik hareket gibi 20. yüzyıla damgasını vuran belli başlı akımlarda onun etkileri vardır. Ünlü besteci Benjamin Britten, Rimbaud’nun ‘Les Illuminations(aydınlanma)’ adı altında toplanan şiirlerini bestelemiştir. Bob Dylan ve Jim Morrison, onu bir ilham kaynağı olarak kutsamışlardır. Ünlü şairin yaşamını konu alan ‘Paris Blues(1961)’ adlı bir film ve eseri ‘Cehennemde Bir Mevsim’ ile aynı adı taşıyan bir uyarlama mevcuttur. Paris 1968 öğrenci hareketinde, Rimbaud’nun rötuşlanarak kot pantolon giydirilmiş bir resmi, hareketin sembolü olarak literatürdeki yerini almıştır.


---Caretta Dergisi'nde ve Kibris Gazetesi'nde yayimlandi.

22.5.07

Orhan Pamuk’un paralel dünyaları


Proust kadar içe dönük, Umberto Eco kadar maceracı, Italo Calvino kadar masalsı, Joyce kadar karmaşık, Borges kadar çok yüzlü, Marquez kadar büyülü, Dante kadar gözü pek... Cannes Film Festivali’nin jürisinde yer alan Orhan Pamuk, Türkiye’de adına düzenlenen iki sempozyumla gündemdeydi...

Market ve kitapçı rafları, ‘Benim Adım Kırmızı’ ile dolup taşarken tanışmıştım Orhan Pamuk’la. Kitabın arkasındaki düşünceler, sorular ve yazılar arasında kaybolmuş hınzır bakışlı fotoğrafı, elimde tuttuğum kitabın bir şeyler değiştirebileceğini fısıldıyordu. Büyük ve kalın gözlüklerini delercesine gözlerime değen bakışları, aynı baskıdan milyonlarca olmasına rağmen, bana özel bir şey söylemeye çalışıyordu sanki: Sana anlatacağım öyle çok şey var ki...
‘Benim Adım Kırmızı’nın elimden tutup beni kapılarından geçirdiği dünya, Dante’nin macerasından daha fazlasını sunuyordu. Kişisel Virgilius’um Orhan Pamuk, beni Yeni Hayat’a sürüklüyordu. Kitapların altını çizen karakterle bu kitapta karşılaşmıştım. İlk altını çizdiğim satır bu oldu.
Sınırları bulanıklaşan gerçeklik ve rüya, birbirine geçen karakterler... Karanlık atmosfer ve yanıltıcı hafıza... Kelime oyunları ile kurulu bir paralel dünya... Babil Kitaplığı gibi karmaşık kurgular... Sessiz Ev, Beyaz Kale, Öteki Renkler, Kar... Marcel Proust kadar karanlık ve içe dönük, Umberto Eco kadar maceracı, Italo Calvino kadar masalsı, James Joyce kadar karmaşık, Borges kadar çok yüzlü, Marquez kadar büyülü, Dante kadar gözü pek Orhan Pamuk romanları, hayatımın vazgeçilmezleri arasında yerini almıştı...
Orhan Pamuk’u anlamakBillboardlarda kitaplarının reklamı yapılan bu adama herkesin kızgın olduğu bir zamanı hatırlıyorum. Edebiyat; böyle alanlara, sokaklara taşınamaz diye karşı çıkanları. “Orhan Pamuk çok satıyor, ama çok okunmuyor” diyenleri ve “Yeni Hayat’ı eline alan 10 kişiden sadece biri sonuna kadar okuyabiliyormuş” diyen istatistikleri okudum. Orhan Pamuk dili kullanamıyor diye atıp tutanları, kültürümüzü bilmiyor diye ona saldıranları duydum... Orhan Pamuk’u anlamadıklarını çok iyi biliyordum.
Engin Kılıç’ın yayına hazırladığı ‘Orhan Pamuk’u Anlamak’ kitabı ile böyle bir zamanda karşılaşmıştım. Derlediği makaleler, yazarın o zamana kadar yayımlanan eserleri üzerine açılımlar getirmeyi hedefleyen, Orhan Pamuk’u anlayan akademisyenler tarafından, Orhan Pamuk’u anlamak isteyen insanlar için yazılmışlardı. Orhan Pamuk’u anlamak istemeyenler bu kitabı anlamadı; almadı, okumadı ve onu mahkeme salonlarına sürükleyip kitaplarını yakma cüretini bile gösterdiler.
Edebiyat camiasının Nobel’e pek rağbet etmediğini biliriz. Öyle ya vakti zamanında Sartre ödülü reddetmişti. Ancak Pamuk’u, Sartre gibi ödülü reddetmeye davet edenlerin unuttukları bir şey vardı. Fransız muhafazakârları, 1960’larda Fransa’nın Cezayir’e müdahalesini acımasızca eleştirerek şimşekleri üstüne çeken Sartre’ın tutuklanmasını istemişti Charles de Gaul’den. De Gaul’ün yanıtı kesindi: “Asla! Sarte da Fransa’nın bir yüzüdür”...
Pamuk’un Nobel’i kazanmasının ardından yapılan en yerinde yorum, bu ödülün, Türk Edebiyatı’nın uluslararası alandaki saygınlığını artıracağına dikkat çekiyordu.
Nitekim Pamuk, yedi ay sonra Cannes’da jüri olarak yerini aldı. Pamuk ile birlikte Cannes’da bir de Türkiye çıkarması oldu.
Doğum günü hediyesiOrhan Pamuk’u hâlâ anlamak istemeyenler için umut kalmamışken, anlamak isteyenler için geçtiğimiz ay iki önemli etkinlik vardı: 11 Mayıs günü Kadir Has Üniversitesi’nde düzenlenen ‘Orhan Pamuk Edebiyatı’ başlıklı sempozyumun ardından, 14 ve 15 Mayıs tarihlerinde Boğaziçi Üniversitesi bir Orhan Pamuk sempozyumu düzenledi.
Kadir Has Üniversitesi’ndeki sempozyum, yabancı akademisyenlerin katılımıyla daha çok yazarın yabancı dildeki okumaları üzerine yoğunlaşırken; Boğaziçi Üniversitesi Murat Belge, Engin Kılıç, Jale Parla gibi Orhan Pamuk’un eserleri üzerine uzun süredir inceleme yapan ve yazarla aynı dili paylaşan akademisyenleri konuk etti. 14 Mayıs sabahı Orhan Pamuk’a fahri doktora unvanı sunulmasıyla başlayan sempozyumda, yazarın eserlerinin farklı boyutları derinlemesine incelenerek katılımcılara yeni açılımlar sağlanması amaçlandı. Orhan Pamuk’un çevirmeni Maureen Freely, her iki sempozyuma da katılarak, yazarı İngilizce konuşan ülkelere aktarma serüvenini dinleyenlerle paylaştı.
Boğaziçi Üniversitesi’ndeki törene katılmak için Amerika’dan gelen Pamuk, konuşmasında, "Kitapların korkulacak ya da imrenilmesi gereken kutsal şeyler değil, anlaşılması gereken şeyler olduğunu burada öğrendim" diyerek ‘anlaşılmak’ konusuna bir kez daha dikkat çekti.
Pamuk, 7 Haziran’da 55. doğum gününü kutlayacak. Yazarın Cannes ve İstanbul’da Mayıs ayı içinde yaşadığı coşku, ona en güzel hediye olmuşa benziyor...

Orhan Pamuk’s parallel universes

Introvert like Marcel Proust, adventurer like Umberto Eco, fantastic like Italo Calvino, complex like Joyce, multi-faceted like Borges, magical like Marquez, and courageous like Dante... Included in the jury of Cannes Film Festival, Orhan Pamuk made headlines once again with two symposiums held in his name.

I remember a time when shelves in supermarkets and bookshops were packed with copies of My Name is Red. As I took one copy of the book in my hands, I faced his image lost in contemplation, directly looking at me from the backcover of the book. Suddenly I thought that this face was so familiar and I was sure he had something to reveal me and he knew something that might bring a change in my life. Although there were a hundred copies around, I was taken by his looks in the photograph reaching to me from behind those thick glasses whispering: “I have so much to tell you”.
Orhan Pamuk took me by the hand and opened the gates of new universes with ‘My Name is Red’. My Virgil from then on, Pamuk took me to a ‘New Life’... I remember a character in this book who was underlining the books while reading. I immediately underlined the sentence and many other sentences thereafter.
Reality and dream intermingled in his books, the borders blurred; characters got into each other... A dark atmosphere dominated and memory was deceptive as ever... Parallel universes were created with puns and riddles... Complex plots followed like corridors of the Library of Babel... The Silent House, The White Castle, Other Colours, Snow... Introvert like Marcel Proust, adventurer like Umberto Eco, fantastic like Italo Calvino, complex like Joyce, multi-faceted like Borges, magical like Marquez, and courageous as Dante... Pamuk’s books suddenly became indispensable to my life.

Understanding Orhan Pamuk
I remember a time when everyone was angry with this man whose books were advertised on billboards. They said, literature should not be popularised. I remember those claiming “A lot of people buy Orhan Pamuk books, but very few read them”. I remember reading statistics stating that “only one person out of ten people can read New Life until the end”. I was watching all these with a certain idea on my mind; they understood nothing of and about Orhan Pamuk.
It was on such a day that I encountered a book prepared by Engin Kılıç; ‘A Guide to Understanding Orhan Pamuk’. The articles in this book were collected with an aim to suggest new readings of Pamuk’s works. No doubt they were written by academics who understood Orhan Pamuk for those who want to understand Orhan Pamuk. Those who do not want to understand Orhan Pamuk did not read this book. Furthermore, they drove him to courts and even burnt his books.
Prizes, as the Nobel, are usually handled critically in literary circles, as it should be. It is widely known that Sartre denied the Prize. However, the aftershocks of Pamuk’s winning the Nobel Prize were quite controversial as many comments had no depth, and therefore no value. Those who invited Pamuk to renounce the prize “like Sartre did” failed to remember something. In the 1960s, Jean Paul Sartre made a series of controversial statements during a public lecture, upon which a group of French conservatives turned to Charles De Gaulle to caution the man of letters. After listening to their complaints, De Gaulle said to them "No way. Sartre is also France".
The most important and appropriate comment on Pamuk’s winning of the Nobel Prize emphasised the significance of the Prize in raising a world-wide interest in Turkish Literature and culture.
Not much later, Pamuk was invited to take a place in the jury of Cannes Film Festival. In its 60th year, Cannes also saw a big promotional campaign on Turkish culture.

Birthday present
Forget those who do not take pains to understand Orhan Pamuk; the city of İstanbul witnessed symposiums organised in name of the writer, for those who wish to understand him better. Kadir Has University organised a conference, entitled ‘the Literature of Orhan Pamuk’, on May 11, 2007. Subsequently Boğaziçi University held a two-day symposium where the works of the writer were discussed on May 14 and 15, 2007.
The conference at Kadir Has University focused on the international readings of Pamuk, with the participation of mainly foreign academics and critics; whereas Boğaziçi University housed many acknowledged Turkish academics such as Murat Belge, Engin Kılıç, and Jale Parla, who have been working on Pamuk’s works for some time. The symposium at Boğaziçi University was launched on May 14 with a ceremony, in which Mr.Pamuk was presented a honorary doctorate. Maureen Freely, translator of Pamuk’s works into English, joined the two symposiums and related the adventure and responsibilities of translating Pamuk.
Pamuk came to İstanbul in order to receive his honorary doctorate from Boğaziçi University and he gave a speech to mark the opening of the conference. “This is the place where I learned that books were not to be scared, or to be worshipped; instead books were to be understood”, he said emphasising the significance of mutual understanding.Pamuk celebrates his 55th birthday on June 7. It seems that the excitement he lived through at Cannes and his native city İstanbul in the month of May have been the best presents for him...