Showing posts with label Kıbrıs. Show all posts
Showing posts with label Kıbrıs. Show all posts

11.2.10

Stella Aciman ile Söyleşi

Azınlık edebiyatının çağdaş ismi Stella Aciman: "Kıbrıs bana ilham verdi."


fotoğraf © Hande Göksan


İlk kitabı ‘Bella’ ile sansasyonel bir başarı yakalayan Stella Aciman, üç yıldır Lefkoşa’da sessiz ve sakin bir hayat sürüyor. Son kitabı ‘Bir Masaldı Geçen Yıllar’ı Kıbrıs’ta yazan Aciman, üç nesil kadının Türkiye’nin değişen değerleriyle şekillenen yaşamlarını anlatıyor...

Üç senedir Kıbrıs’ta yaşıyorsunuz. Sizi Kıbrıs’a getiren ne oldu?
Bundan üç sene önce annemi kaybettim. Hastalığı ve vefatı öyle ani gelişti ki, her şey bittikten sonra kendimi çok ortada hissettim. Bir anda İstanbul’dan soğudum. Zaten son zamanlarda bu kentten bir uzaklaşma ve kaçma isteğim vardı. Ama açıkçası Kıbrıs aklımda hiç yoktu. O sıralar sıklıkla konuştuğum, BRT’de haber müdürü olan bir arkadaşım vardı. Onun ısrarlı daveti üzerine soluğu Kıbrıs’ta aldım. Bir anda vuruldum. Bir adada olmak, gerektiğinde hem şehrin göbeğinde hem de kısa sürede sakin bir doğanın ortasında olabilmek çok hoşuma gitti. O sakinlik, sessizlik beni büyüledi. Kısacası, benim için gidiş o gidiş oldu. Burada yaşayabileceğimi hissettim. Kitaplarımı yazmam için de ideal bir yer olduğunu düşündüm. Ve kaldım...

Peki doğup büyüdüğünüz İstanbul’u hiç özlemediniz mi?

Çok mecbur kalmadıkça İstanbul’u görmek dahi istemiyorum. Sadece İstanbul’da yaşayan arkadaşlarımı özlüyorum. Ama İstanbul’a gelmektense arkadaşlarımı Kıbrıs’a davet etmekten ve orada ağırlamaktan daha çok hoşlanıyorum. Özellikle gelip adayı görsünler istiyorum, çünkü insanların kafasında yanlış bir imaj var. Kıbrıs denince akla ilk gelen kumarhaneler oluyor. Halbuki orada yaşanacak öyle güzel anlar ve görülecek öyle güzel yerler var ki... Denizse denizin alası... Yemekse, özgün bir mutfak kültürü... Arkadaşlarım gelip adayı gördükten sonra akıllarındaki o kumarhane cenneti imajı da siliniyor. Kıbrıs’ın üzerine yapışmış bu imajdan kurtulması ve diğer turistik zenginliklerini keşfetmesi gerek.
Son kitabınız ‘Bir Masaldı Geçen Yıllar’ı Kıbrıs’ta tamamladınız. Kıbrıs size nasıl bir ilham verdi? Bağrında koruduğu kültür çeşitliliği ile elbette... İstanbul da beni bu açıdan çok doyurmuştu. Zaten kitabın devamı niteliğindeki gelecek kitabım, Kıbrıs’a da uzanacak. Ardından Kıbrıs üzerine bir çalışma yapmayı da planlıyorum. Şu an onun altyapıları üzerine çalışıyorum. Ama ben farklı bir Kıbrıs yazmak istiyorum. 

Devam kitabı, yine ‘azınlık edebiyatı’ kapsamına girecek nitelikte bir eser mi olacak?
Evet. ‘Bir Masaldı Geçen Yıllar’, Türkiye’de 1926 ve 1960 yılları arasında üç nesil Yahudi kadınının yaşamından kesitler sunuyor. Kitabın devamı, Kıbrıs’la ilgili bir bölüm de içerecek. 1964’te Türkiye’deki Rumların sınır dışı edilmesi ve Kıbrıs’ta gelişen olaylar ilintili olduğu için, konuyu iki taraflı ele almayı planlıyorum. Dolayısıyla Kıbrıs da öykünün içinde bir şekilde yer alacak.

Buradan ‘azınlık edebiyatı’na girecek olursak, sizin bu edebiyat içinde durduğunuz yer, anlatmak istediğiniz nedir?
Öykünün anlatmak istediği, azınlıkların Türkiye’de o günden bu güne geçirdikleri değişim; neredeydiler ve nerelere geldiler... Nedense ‘azınlık’ kelimesi ve bu kelimenin çağrışımları, son yıllarda sorgulanır ve tartışılır oldu. Ben Yahudi’yim ve ‘Neden Yahudi’yim’ diye 50 yaşından sonra düşünmeye başladım. Halbuki bizim geçmişimizde böyle bir şey yok. Yani Türk, Rum, Ermeni, Yahudi iç içe yaşadık. Kimse bize ‘sen o sun, sen busun’ diye bir ayrımcılık yapmadı.

Sizce bu sorgulama ‘çokkültürlülük’ anlayışıyla birlikte mi başladı? Artık insanlar kimliklerini ve ait oldukları kültürü sorguluyor. Bu da, ötekileşmelerini ve ötekileştirilmelerini pekiştiriyor olabilir mi? Azınlık edebiyatının yükselişe geçmesi de bu durumla mı ilişkili?
İnsanları milletleriyle, ırklarıyla, dinleriyle etiketlemek ve hepsini aynı potada değerlendirmeye kalkmak tavrını hiçbir zaman anlamadım. Çünkü hiçbir insana bu gözle bakmadım. Yahudi dediğin zaman bütün bir milleti, üzerlerine yapışmış olan ‘cimri’ ve ‘korkak’ gibi sıfatlarla değerlendirmek çok yanlış. Her milletin cimrisi de var korkağı da, iyisi de kötüsü de. Ama nedense hep dinden dolayı insanları etiketlemeye bayılıyoruz. Son derece yanlış ve çok da saçma. Ayrıca çok da tehlikeli...

Sizce azınlık edebiyatının bu tehlikeleri önlemek ve bu tehlikeleri görünür kılmak gibi bir tasası olmalı mı?

Tabii ki... Çünkü Türkiye’de hâlâ geçmişimizden korkuyoruz. Yaşadığımız birtakım olayları hâlâ yok saymaya kalkıyoruz. Örneğin, kitabımda da uzunca değindiğim 6-7 Eylül olayları. Sebepleri ne olursa olsun bu olaylar yaşandı; bunu inkâr edemeyiz. Ama tutup da bunun bir sergisi yapıldığı zaman 3-5 insan sergiyi basmaya kalkıyor. Bırakın konuşulsun ve halledilsin. Eğer insanlar bunun için birbirinden özür dileyecekse, dilesin. Ve artık kapansın. Meseleler konuşulmadıkça, geçmişle hesaplaşılmadıkça gelecekte bir yere varamayız. Onun azınlık edebiyatı olmalı, bunlar yazılmalı ve konuşulmalı; ki sonuçlansın.

Sizce ötekileştirilen eşcinsel kimlikler de azınlık edebiyatının kapsamına giriyor mu? Zira ilk kitabınız ‘Bella’da eşcinsel bir kadın karakteriniz var. Zaten Türkiye’de kadın eşcinselliğine dikkat çeken ilk yazarsınız. Kadın eşcinselliği, sizce, ideolojik bir duruş, bir tepki barındırıyor mu?

‘Bella’, bir kadının kocasıyla yaşadığı olaylardan sonra, sevgiyi kadınlarda bulmasının öyküsü. Benim o kitapta vurgulamak istediğim, insanları böyle kimliklendirmenin ve etiketlemenin doğru olmadığı. Şuna inanıyorum: Sevgi varsa ilişki normaldir. Aslında insanın en temel ihtiyacı sevmek, sevilmek ve anlaşılmak. Bunu eşcinsellikte de bulsa bir insan, onu engelleyemezsiniz.

Kitabınızdaki üç ana karakter de kadın ve kitap bir epikriz ile başlıyor...

Evet, sonun başlangıcı... Kitap ana karakterin ölümüyle başlar ve oradan geçmişe gider. Kitaptaki ana karakterler üç ayrı nesilden kadınlar. Yoanna, Brana ve Ester... Üç kişinin de öyküsü bir şekilde çakışır. Kitap, onların yaşamlarını anlatıyor. Yoanna’dan başlayıp Brana’ya ve oradan Ester’in yaşamına uzanan bir öykü. Bu sürede senelerce esen bir değişim rüzgârı ve çevrede gelişen olaylar...

Aynı aileden üç nesil mi?
Evet, Türkiye’de yaşamış aynı aileden üç nesil kadının hikayesi... Tabii bu hikaye etrafında Türkiye’de yaşanan, özellikle azınlıkların başından geçen birtakım olaylar ele alınıyor. Özellikle 6-7 Eylül olayları, Azınlık Vergisi... Bu üç kadın, Müslüman, Rum ve Ermeniler ile tek bir yaşamın içinde. Hep beraber büyüyorlar. Yaşamları iç içe geçmiş. Hiç din, dil, ırk ayrımı olmadan birbirine kenetlenmiş bir çevredeler. Sonrasında ise azınlıkların, ‘azınlık’ olarak etiketlenmelerini tetikleyen olaylar, bu anlayışın seneler içindeki seyri. Tabii bu değişim hissi ikinci kitapta hat safhaya ulaşacak. İkinci kitap, 1961 ve 2003 arasını anlatacak. Ana karakterin 2003 yılında ölmesiyle öykü son bulacak. Karakterin öyküsüne eşlik eden tarihsel süreç, aslında Türkiye’nin yakın tarihi.

Bu açıdan alternatif tarih yazınına girdiği de söylenebilir...

Bu bir anı roman. Tarih kitabı veya belgesel gibi algılanmasın. Kimseye tarih dersi vermek gibi bir niyetim yok. Ben edebiyatçıyım. İnsanların ‘canlı’ bir yaşamdan, bir karakterin yaşamöyküsünden tarihsel gerçeklikleri okumaları başka bir şey. Hem okuması kolay hem de daha anlaşılır, çünkü kendinizi özdeşleştirebiliyorsunuz. Örneğin kitapta Struma Gemisi olayı var. İkinci Dünya Savaşı sırasında Romanya’dan yola çıkan ve Yahudiler’i taşıyan gemi İstanbul’a gelir, ancak içindekileri Türkiye’nin kabul etmemesinden dolayı karaya çıkamazlar. Gemi Sarayburnu önünde uzun süre bekler. Hep bir karaya çıkma umudu vardır. Ancak bir Rus torpilinin çarpması sonucu gemi batar ve yaklaşık 700 Yahudi can verir. Sadece bir iki kişi kurtulur. Kitabı okuyanların ilk sorduğu sorulardan biri, bu olayın neden daha önce duyulmadığı ve gizli kaldığıdır. Genç neslin bunu bilmemesi doğal, ama bu soruyu soranlar arasında yaşıtlarım da vardı. Elbette bunu ilk yazan ben değilim. Birçok kitap ve belgeselde değinilmiştir. Ama demek ki gözden kaçmış veya yeterince anlatılmamış. Bunlar konuşulsa, tartışılsa ve çözülse, önümüze daha sağlıklı bakabileceğiz.

Stella Aciman kimdir?

Yahudi bir ailenin çocuğu olarak 1953 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Bir süre İstanbul Üniversitesi İşletme Bölümü’ne devam ettikten sonra ticarete atıldı. Pek çok kuruluşta işletme müdürü olarak görev aldı. Çeşitli radyo kanallarında müzik direktörlüğü ve program yardımcılığı yaptı. İlk kitabı ‘Bella’ 2002 yılında yayımlandı. ‘Kırlangıçların Ömrü’ isimli ikinci kitabı’nı 2003 yılında yayımlayan Aciman, 2003 yılından beri Kuzey Kıbrıs’ta yaşıyor.



**Caretta dergisinde yayımlandı, 2006.


İğnenin 500 yıllık dansı: Lefkara İşi

Beş yüz küsür yıllık bir gelenek olan Lefkara nakış işçiliği, anneden kıza aktarılan bir gelenek. Lefkara İşi, Kıbrıs kültürünün yüzyıllardır değişmez simgesi olmayı sürdürüyor.

Yüzyıllardır farklı medeniyetlerin hakimiyeti altında kalan Kıbrıs, yöresel el sanatları açısından birçok farklı kültürün sentezine dayalı bir zenginliğe sahip. Birçok uygarlığın izlerini mozaiğinde taşıyan Kıbrıs, el sanatları açısından tarihte hep önemli bir üne sahip olmuş. Krallara, kraliçelere, komutanlara sunulan Kıbrıs el sanatlarının nadide örnekleri, kişisel koleksiyonların gözde parçaları olmuş.
El sanatları açısından hayranlık uyandıran bir çeşitlilik ve zerafete sahip Kıbrıs kültüründe, yüzyıllardır belki de en çok rağbet gören parça ise, Lefkara İşi olarak bilinen nakış işçiliği. 1953 yılında İngiltere Kraliçesi’ne bir örneği sunulan Lefkara İşi, adını Kıbrıs adasının güneydoğusunda yer alan küçük ve sevimli bir kasabadan alıyor. 1481 yılında Kıbrıs’a gelen Leonardo da Vinci, bir parça Lefkara İşi’ni Milano Katedrali’nde sergilemek üzere yanında götürmüş. Sonrasında, bu eşsiz parçanın ünü Milano’da yayılmış.
Venedik dantellerini kıskandıracak incelikteki Lefkara İşi’nin öyküsü ise, kendi güzelliği kadar müstesna.

Dantelin büyüsü
Besteci Vivaldi’nin, bütün o muhteşem eserlerini nasıl bestelediği anlatılırken, Venedikli kızların eteklerindeki zarif dantellerden ilham aldığı söylenir. Danteli çok seven Venedikliler, Kıbrıs’ı 15. yüzyılda hakimiyetleri altına aldığında, Lefkara’da halihazırda nakış işçiliği yapıldığı biliniyor. Venedikliler’in çok ilgi göstermesi ile ünlenen Lefkara dantellerinin üretimini artırmak için o dönemde köyde kurslar açılmış. Lefkaralı genç kızlar ve civar köylerden gelen kızlar, Lefkara’ya özgü bu nakış işçiliğini bu kurslarda öğrenmişler.
Zenginliğin en önemli simgelerinden biri olan gösterişli dantellerin çok rağbet gördüğü Venedik’te, İtalyan tüccarların Kıbrıs’tan götürdüğü Lefkara İşi danteller kısa sürede önemli bir yer edinmiş. Venedikli genç hanımlar, balolarda bu muhteşem dantellerle gösteriş yapıyorken, Lefkara halkı da dantel ihracatından önemli gelir elde etmeye başlamış. Kısa sürede, civar köylerden gelen kızların da katılımıyla, Lefkara nakış işçiliği, bölgede önemli bir üretim ve geçim kaynağı olmuş.
1481 yılında Kıbrıs’a gelen ünlü sanatçı Leonardo da Vinci’nin, bu harikulade el işçiliği örneklerinden satın almak için Lefkara’yı bizzat ziyaret ettiği söylenir. Da Vinci, aldığı el işi dantelleri Milano Katedrali’ne hediye eder ve burada sergilenen danteller büyük ilgi görür. Bugün Leonardo Da Vinci tarafından seçilen Lefkara nakışında bulunan motif, onun adı ile anılıyor. Motif, Kıbrıslı Türkler tarafından ‘dere’ olarak adlandırılıyor.
1571 yılında Osmanlı idaresine geçen Lefkara’ya yerleşen Türkler de bu ince ve zarif dantel işçiliğini öğrenerek, Anadolu’dan getirdikleri modellerle zenginleştirmiş. Sonraki yüzyıllarda, adaya gelen turist ve tüccarlar, Lefkara İşi dantellerden yanlarında götürerek farklı coğrafyalarda bu el sanatlarının varlığını sürdürmüşler.
18. yüzyılda yoğun olarak göç etmeye başlayan Lefkaralı Rumlar da, sahip oldukları bu kültürel mirası başka ülkelere taşırlar. Bu süre boyunca nakış, Lefkara köyü için o kadar önemli bir gelir kaynağı olur ki, sağlanan gelir ile köye bir hastane ve beş sınıflı bir okul yaptırıldığı söylenir.
Uzun yıllardır Lefkara işi yapan Şenay Ekingen, Lefkara İşi’nin savaş ve zorluk zamanlarında aile geçimine katkılarını ve Lefkara İşi ile tanışmasını şöyle anlatıyor: “1964 yılında Lefkara yerlilerinin bir kısmı, Akıncılar bölgesine göçtüler. Ben de Lefkara İşi ile bu sayede tanıştım. 1970’li yıllarda, el sanatlarına olan düşkünlüğümün de etkisi ile bu kişilerden Lefkara İşini öğrendim. O dönemde insanlar geçim sıkıntısı çekerken, bu el sanatı ile geçimlerini sağlamaktaydı. Ailemin desteği ile ben de bu işi öğrenmeye karar verdim. 1974’e kadar da bu işi yaptım. Ancak 74 sonrası malûm nedenlerle bir durgunluk yaşadık. 1987 yılında tekrar başladığım Lefkara işini, o günden beri esas mesleğim olarak sürdürüyorum.” Şenay Hanım, Büyük Han’da bulunan dükkanı Sü-Ha Ticaret’te 2002 yılından beri, yaptığı işleri sergiliyor.
Aynı dönemin bir başka tanığı, Talat Ermetal, Lefkara işi ile postahanedeki görevi sırasında tanışmış. 1962-74 yılları arasında postanede çalışan Ermetal, bu dönmede ABD ve İngiltere’ye yüksek miktarda Lefkara işinin gönderilmesine tanık olmuş. Ermetal, 1974 sonrasında bu işi kendisi yapmaya karar vermiş: “Lefkara’lıların yerleştikleri bölgelere giderek, eşimin hazırlamış olduğu motifleri, onlara yaptırdım ve Pile aracılığı ile, Rum tarafına pazarladım. Pazarladığım ürünlerin içerisinde tepsi, çerçeve gibi eşyaların ise kaplamalarını ben hazırlamaktaydım.” Bugün, Talat Ermetal, yılların deneyimi ile, Lefkara işlerini Büyük Han’daki dükkanında ziyaretçilere sunuyor.

El emeği, göz nuru
Anadan kıza geçen bir gelenek olan nakış işçiliği, mekândan ve zamandan bağımsız, hep kadınlarla özdeşleştirilmiş. Mısır’da tahtın koruyucusu olduğuna inanılan dokuma tanrıçası Neith’ten, Yunan Mitolojisinin talihsiz nakışçısı Arakne’ye; Odysseus’un sadık eşi Penelope’den, yün dokuma tezgahında büyü yaptığına inanılan pagan kadınlarına; kocası VIII. Henry’nin gömleklerini işleyen Aragon’lu Catherine’den, çağdaş sanatın marjinalliğinde nakışı ve dokumayı yeniden gündeme getiren Kahireli sanatçı Ghada Amer’e...
Lefkara nakış işçiliği de Kıbrıs’ta yüzyıllardır kadınlar ve genç kızlar tarafından sürdürülüyor. Lefkaralı hanımların, annelerin, kızların ince ellerinde özenle hayat bulan Lefkara İşi, iki grupta toplanıyor: Keten üzerine Lefkara İşi ve iğne işi Lefkara. İkisinin de işlemesi sırasında yastık kullanılıyor. İğne işi Lefkara’nın yapımı son derece zahmetli, ancak ortaya çıkan sonuç büyüleyici. Keten üzerine Lefkara İşi yapılırken, yastık üstüne tutturulan keten kumaşın ipleri çekiliyor ve iğne ile kareler oluşturuluyor. Yıldız dolgu işlenerek ve kesme yolu ile süsleme yapılarak Lefkara İşi o nazenin görüntüsüne kavuşuyor. Motiflerin tamamlanması sonrasında tüm işin etrafına kemer işlemesi veya simbi yapılıyor.
Lefkara keteni önceleri Kıbrıs'ta ekilmekte ve yöreli kadınlar tarafından dokunmaktaymış. Geçmişte keten dışında kaput ve deri üzerine Lefkara İşi de yapılmaktaymış. Annelerin, kızlarının çeyizleri için dokuduğu Lefkara İşi, zamanla güzelliğinden ötürü farklı coğrafyalara da yayılarak, ticarî bir değer kazanmış. Bugün de, Lefkara İşi Kıbrıs kültürünün önemli bir temsilcisi. Adaya gelen turistler, bu dantel örneklerine büyük ilgi gösteriyor. Ancak, güzelliği ile büyüleyici olan Lefkara İşinin ardındaki hikaye ve tarih malesef çok fazla bilinmiyor. Adayı ziyaret eden turistlere hitaben Lefkara İşi; tabak, çanta, bardaklık gibi eşyaların üzerine uygulanıyor. Anılır Art Gallery’den Aysın Anılır, özellikle turistlerin ilgi duyacağı, kılıf, kitap ayıracı, tepsi, gibi daha portatif işler üzerine çalışıyor. “Kıbrıs kültürünün hazinelerinden sayılacak Lefkara işleri, bu kültürü yayabilmek amacı ile de oldukça önem taşımaktadır”, diyor Anılır. 2001 yılından beri Lefkara işi yapan Anılır, temel teknikleri Lefkaralı komşusundan öğrenmiş Onun için bu sanatı yaşatmak ve tanıtmak çok önemli.

Geleneği yaşatmak
Kültürel zenginliklerin ve el sanatlarının korunması, günümüzün teknoloji ağırlıklı yaşamında çok büyük önem taşıyor. Seri üretimin, fabrikasyon ve kullanıma hazır eşyaların yaygınlaştığı çağımızda, yerel kültürün özgünlüğünü ve otantikliğini sürdüren el sanatları, hızlı bir gerileme ile yok oluşa sürükleniyor. Bunun değiştirilmesi, el sanatlarının ve yerel kültürün yaşatılması için birçok kurum farklı girişim ve projeleri hayata geçiriyor.
Kuzey Kıbrıs’ta 1977 yılında kurulan Halk Sanatları Enstitüsü (Hasder), Kıbrıs halk sanatlarının korunup yaşatılması ve yaygınlaştırılması yolunda çalışmalar yapan derneklerden biri. Has-Der, Kıbrıs el sanatlarının üretimini, mesleki eğitim verilmesini, üretilen ürünlerin sergilenmesini ve satışını gerçekleştiriyor.
Geleneksel Kıbrıs evlerinin en önemli süs eşyalarından biri olan ve Leonardo Da Vinci’den günümüz turistlerine kadar Kıbrıs’a gelen hemen herkesin ilgisini çeken Lefkara İşi, bu gibi derneklerin ve kültürel mirasını yaşatmaya çalışan Kıbrıslılar’ın sayesinde günümüze kadar ulaşmış. Bu zarif ve köklü geleneğin gelecek kuşaklara ulaşması ise, ancak yeni nesil gençlerin göstereceği ilgiyle mümkün.



Leonardo Da Vinci ve Lefkara
Ünlü sanatçı Leonardo Da Vinci’nin 16. yüzyıl başlarında, Magusa’daki kent duvarlarını yenilemek için Venedikli yöntecililerin daveti üzerine Kıbrıs’a geldiği çeşitli kaynaklarda belirtiliyor. İşte bu ziyareti öncesinde, 1481 yılında Leonardo, güzel dantellerin narin hanımların ellerinde hayat bulduğunu duyduğu Lefkara köyünü ziyaret eder. Bir parça Lefkara İşini, Milano Katedrali’nin altarında sergilenmesi için yanında götürür. Leonardo’nun güzelliği karşısında büyülendiği Lefkara dantellerinin motiflerini, Milano’daki Santa Maria delle Grazie Manastırı’nın yemekhane binasının duvarını süsyelen ölümsüz eseri Son Akşam Yemeği’nde de kullandığı söylenir.
İsa ve havarilerinin yemek yediği masanın üzerindeki örtünün sağ ve sol uçlarındaki desenlerin, Lefkara danteli desenlerinden etkilendiği iddia ediliyor. Leonardo’nun beğenerek satın aldığı Lefkara İşinin üzerindeki desenler, bugün Da Vinci deseni olarak bilinmekte. Kıbrıslı Türkler arasında bu desene verilen ad ise ‘dere’.



Dokumacılık, nakış ve kadınlar
Kumaş dokumacılığı ve nakış işçiliği birçok kültürde tarih boyunca hep kadınlar ile özdeşleştirilmiş. Dokumacılığın gerçekten de kadınlar tarafından yapılan bir uğraş olmasının yanı sıra, bu ilişki ile ilgili birçok söylence ve inanış var. Yunan Mitolojisi’ndeki talihsiz Arachne, bu tip öykülerin bilinen en eskilerinden. Hikaye şöyle: Arachne, o kadar güzel nakış dokumaktadır ki, tanrıça Athena onu bir düelloya davet eder. Hangisi en güzel deseni dokursa, yarışmayı o kazanacaktır. Kızın nakışı karşısında dili tutulan Athena öfkelenir ve Arachne’nin nakışını yırtar. Zavallı Arachne, üzüntüsünden kendini asar. Ama Athena, onu, sonsuza kadar ağ örsün de hiç bir faydasını göremesin diye örümceğe dönüştürür.
Avalon’un Sisleri filminde, pagan dinine mensup kadınları, dokuma tezgahında büyü yaparken görürüz. Zira Hıristiyanlık öncesi Britanya’sında, bu yaygın bir inanıştı.
Alfred Lord Tennyson’ın ‘Lady of Shalott’ şiirinde ise, aynı isimli kahramanın büyülü dokuma tezgahı, ona dış dünyayı yansıtan bir aynadır.
Dokumacılık, nakış ve ağ örme; eskiden geleceğin şekillendirilmesi olarak algılanırdı; ve kadınlar bu marifete sahip olduklarından, mistik bir biçimde geleceği şekillendirebilecekleri düşünülürdü.

****Caretta Dergisi'nde yayımlandı.

2.8.08

Kıbrıs’ta bir Fransız Şair: Arthur Rimbaud


“Yeniden bulundu! Ne? Sonsuzluk.
Güneşle oynaşan denizdir o.”

Ada, kaçış demektir. Özgürlük demektir. İnziva demektir. Medeniyet’in, kalabalığın uzağında kendi ütopyanın peşine düşmek demektir. Fransız şair Arthur Rimbaud için Kıbrıs, bunların hepsini vaat eden, yeni bulunmuş bir sonsuzluktu.

Kıbrıs’ta bir taşocağı... Taşocağında bir denetleyici... Kimi zaman işçilerle birlikte ağır işin altına girmenin hazzını seven bir Fransız... Bu kişi, gençlik yıllarında Paris’teki edebiyat çevrelerini şiirleriyle büyüleyen, 17 yaşında çağının en etkileyici ve yenilikçi şiirlerini yazan Arthur Rimbaud. Yazdığı tüm şiirleri bir çırpıda yakıp Avrupa’yı bir anda terk ederek, buraya, Kıbrıs’a geldi.
Ünlü Fransız şair Paul Verlaine, "Ne şeytandı ne ulu Tanrı; Rimbaud’ydu o, yani çok büyük bir şair, (...) kimseye benzemeyen bir çocuk!" diye söz eder ondan. On altı yaşından yirmi yaşına kadar, dört senelik ürünüyle o, şiir dünyasını biçimlendirmiş bir dehaydı. “Bırakın, kara şiirlerinizden, tuhaf çiçekler patlasın ve elektrikli kelebekler uçuşsun! Görmüyor musunuz, bu cehennem çağıdır!” diyerek şiiri, aristokrasi sohbetlerinden alıp, modern hayatın tam ortasına, tüm çıplaklığıyla yerleştirdi. “Ben, ötekidir” diyen şairin hayatı, bu aforizmasını kanıtlar nitelikte; şiir ve edebiyattan, ağır işçiliğe kadar uzanan bir eksende, iki farklı ötekiyi, tek bir yaşamda birleştiren bir efsaneydi.

Başlangıç
Rimbaud, hayata her anlamda çok hızlı bir giriş yapmış olmasıyla bilinir. 20 Ekim 1854 sabahı, onun gözleri açık doğduğu söylenir. Sonrasında kabına sığmaz bir genç olarak karşımıza çıkar. Asi ve sınırlarını aşmak isteyen, bunun için çabalayan, içi kaynayan bir gençtir. Öyle ki, Rimbaud’nun rötuşlanarak kot pantolon giydirilmiş bir resmi, 1968 Mayıs’ında Paris’teki öğrenci hareketinin sembolü olmuştur. Sık sık evden kaçan Rimbaud’nun rahatsız ruh hali, onu ülkesinden kıtalarca uzaklara taşıyacaktır.
Ünlü Fransız şair Verlaine, 1871 yılında bir sabah, bir mektupla karşılaşır. Muhtemelen kendisine gönderilen milyonlarca taslaktan biridir bu. Arthur Rimbaud imzalı. Elindeki şiirlerin imgesel gücü karşısında son derece etkilenen Verlaine, Rimbaud’ya yazdığı cevaba bir de tren bileti ekleyerek onu Paris’e davet eder: “Seni bekliyoruz, seni istiyoruz.”
Fransa’da, sonradan Sembolist ve Estetik akıma yol açacak, “sanat, sanat içindir”i savunan Dekadans hareketin öncülerinden olan Verlaine, 30 yaşlarında tahmin ettiği şairin aslında 17 yaşında taşralı bir genç olduğunu gördüğünde hayrete düşer. Onu Paris’te koruması altına alır ve edebi çevrelere tanıtır. Bu sırada eşi hamile olan Verlaine ile Rimbaud arasında arkadaşlıktan öte bir ilişki başlar. Rimbaud, ünlü eseri ‘Cehennemde bir Mevsim’de bu ilişkinin güncesini tutar. Verlaine’den kendisini “kurnaz tuzaklarla oyuna getiren bir şeytan” olarak söz eder. Rimbaud, Verlaine’i terk etmeye karar verdiğinde ise usta şair, onu bir silahla kolundan yaralar ve 2 sene hapis yatar. Bunun üzerine odasına kapanıp şiirler yazar Rimbaud uzun bir süre. Bir kitabı dolduracak kadar şiiri olduğunda ise onları alıp yayıncıları dolaşmaya başlar. Ancak, büyük şair Verlaine’i içine düşürdüğü durumdan, tüm edebi çevreler onu sorumlu tutmaktadır ve Rimbaud çok acı bir şekilde, her yayıncının kapısından çevrilir. Büyük bir çöküntü yaşamaktadır. Ve bu an, onun için her şeyin bittiği an olur. Şiirlerin hepsini ateşe atar ve ülkeyi terk eder. Bir başkası olmak üzere... Yıl, 1875...

Kaçış
“Günlerim doldu: Terk ediyorum seni Avrupa. Deniz kokusu yakacak ciğerlerimi, bilinmeyen iklimlerin güneşinde kavrulacak tenim” (Cehennemde Bir Mevsim)

Yıl 1878...Afrika’da birkaç durağın ardından ayak bastığı Kıbrıs, ona sükûnetiyle kucak açar. Burada bulunduğu süre boyunca, bir taş ocağında denetleyici olarak çalışır. Bir düşünce adamı olmaktan çıkıp bir hareket adamına dönüşür adeta. Ağır işler yapmaktan haz duyar. Şiir ölmüştür, onun için. Alsa ve asla “eski” yaşamından söz etmez. Onun kim olduğunu nerden geldiğini kimse bilmez, işvereni bile. Ona geçmişi sorulduğunda “sadece saçmalık, der, bir sürü saçmalık”. Rimbaud, bambaşka bir insan oluvermiştir. Sade ve sakin yaşamaktadır.
Kıbrıs’tan ailesine yazdığı ilk mektup, onun bundan sonraki yaşamına damgasını vuracak olan o izole yalnızlık hissinin kanıtlarını taşımaktadır: “en yakın köy, bir saat yürüyüş mesafesinde. Burada dağlar, deniz ve ırmaktan başka hiçbir şey yok. Evler yok. Toprak yok, bahçe yok, ağaç yok...”. Şiir de yok...
Rimbaud’yu buraya getiren neydi? Aşktan mı kaçıyordu, şiirden mi? Macera mı arıyordu sadece? Belki... Ancak daha kapsamlı bir değerlendirme bize şunu gösterir: Rimbaud’nun yaşadığı çağ, modernleşme ivmesinin en hızlı olduğu çağdı. Sanayi devrimi ile birlikte birçok değer hızlı bir değişim göstermişti. Burjuva sınıfı, düşmanca görülüyor ve burjuvaziyi çağrıştıran her şeye karşı savaş açılıyordu. Bir şair, toplum içindeki yerini gitgide kaybediyordu. 19. yüzyılın sonlarına doğru ise burjuvazi kararlı bir şekilde güçleniyordu. Tüm bu hızlı değişimler karşısında şair ve yazarlar, sosyal idealizmlerini sorguluyor, aidiyet sorunu yaşıyor ve kaçmayı yeğliyorlardı. İşte tam da bu edebi çevre arasında, bu yıllarda doğan akım “escapism”, yani “kaçış”tır. Hızla değişen kent değerlerinin karşısında, şair ve yazarlar ya doğaya ya da el değmemiş ülkelere sığınmışlardır. Acaba, Rimbaud da bir “escapist” miydi? Yaşamını tamamen değiştirmesinin ve tek kelimeyle ‘ortadan kaybolması’nın onu bir “escapist” yaptığı şüphesiz. Kaçış denince, edebiyatta akla ilk gelen şey “ada” olur hep. Ada, kaçış demektir, medeniyetten uzak bir durak demektir. Özellikle, 19. yüzyıl ortalarında, adalara ulaşımın sadece gemilerle mümkün olduğu düşünülürse, kişisel ütopyanın en muhtemel hedeflerinden birinin bir ada olduğu kesindir. Ne var ki Rimbaud, Kıbrıs’ta muhteşem bir yaşam sürmedi. Annesine mektuplarından onun sıkıntılı ve zor günler geçirdiğini öğreniyoruz. Ancak, bunun onun ütopyası olmadığını kim söyleyebilir ki?
Ocaktaki işçilerle giriştiği bir kavga sonucu adadaki işini bırakmak zorunda kalan Rimbaud, 1880’de Kıbrıs’tan ayrılır ve Kızıl Deniz yoluyla, Avrupa’dan gitgide daha da uzaklaşarak Aden’e gider. On bir yıllık sürgünün ardından, sağ bacağındaki ağrı nedeniyle, bir gemiyle Marseille’e gelir. 37 yaşındaki Rimbaud’nun sağ bacağı kanser teşhisi ile kesilir ve altı ay sonra da yaşamı sona erer.

Son
“Hadi gidelim... Tüm pislik hatıralar yok oluyor... gün doğarken, tutuşmuş bir sabırla donanmış tavrımızla gireceğiz göz kamaştıran kentlere...” (Cehennemde Bir Mevsim)

Asi genç, yenilikçi şair, tutkulu âşık, yalnız ruh...
‘Sarhoş Gemi’ ile Paris’e gelip ‘Cehennem’de Bir Mevsim’ yaşayan ve ruhunun ‘Aydınlanma’sına kavuşan şair... Rimbaud, bugün ne bir denetleyici ne de bir işçi olarak anılıyor. O, çağına damgasını vurmuş ‘sanat, sanat içindir’ diye haykıran, sembolizme ve dekadansa yol açan Parnasizm akımının öncüsü. Bu topraklardan geçen büyük şair...


Rimbaud’nun Eserleri
Sarhoş Gemi (Le Bateau Ivre) 1871
Aydınlanma (Les Illuminations) 1874
Cehennemde Bir Mevsim (Une Saison en Enfer) 1873, ölümünden sonra basıldı

Rimbaud’dan bir şiir
Özlem
Mavi yaz akşamlarında, özgür, gezeceğim,
ayaklarımın altında nemli, serin kırlar;
Başakları devşirip, otları ezeceğim,
Yıkayıp arıtacak çıplak başımı rüzgar;

Ne bir söz,ne düşünce, yalnız bitmeyen bir düş
Ve yüreğimde sevgi; büyük, sonsuz, umutlu,
Çekip gideceğim, çingene gibi, başıboş
Doğada, -bir kadınla birlikte gibi mutlu.


Sanatın çeşitli alanlarında Rimbaud
Rimbaud, sadece 4 yıl şiir yazmış olmasına rağmen, sadece şiir veya edebiyat alanında değil, hem sanatsal hem de sosyal birçok alanda etkili olmuştur. Sembolizm, İzlenimcilik ve Estetik hareket gibi 20. yüzyıla damgasını vuran belli başlı akımlarda onun etkileri vardır. Ünlü besteci Benjamin Britten, Rimbaud’nun ‘Les Illuminations(aydınlanma)’ adı altında toplanan şiirlerini bestelemiştir. Bob Dylan ve Jim Morrison, onu bir ilham kaynağı olarak kutsamışlardır. Ünlü şairin yaşamını konu alan ‘Paris Blues(1961)’ adlı bir film ve eseri ‘Cehennemde Bir Mevsim’ ile aynı adı taşıyan bir uyarlama mevcuttur. Paris 1968 öğrenci hareketinde, Rimbaud’nun rötuşlanarak kot pantolon giydirilmiş bir resmi, hareketin sembolü olarak literatürdeki yerini almıştır.


---Caretta Dergisi'nde ve Kibris Gazetesi'nde yayimlandi.